I Will Not Forget Helebce

It was 1988.

In 1988 we; my parents, my two sisters and I, were living in a city filled with ultra-nationalist MHP supporters in Turkey. We “were Persian” while living there as to avoid being harassed due to our Kurdish identities.

‘Kurd’ was still a swear word then and I learnt early on to protect my identity, from being exposed and expressed, but also from being exterminated and extinct.

I was 5.  I was trying not to speak when out of the house. Police were everywhere. I was told that they could hear me speak Kurdish and send us back to Iran so I kept shut and watched the police. There were so many of them everywhere.

It was still a few more months before we would come to Sweden and start a new life for ourselves.

It was a Wednesday and people were going on about their business as they would any other day except this day was the day many of them would not live to see any other days.

It was March 16th 1988, any other day everywhere else, in any other place except this was Helebce; “the Kurdish Hiroshima”, “The Kurdish wound”, “the day I lost my whole family”, “the day my body survived but my soul died”, “the day Omer Xaweri tried to protect his baby with his body but failed”.

So many names and descriptions for one city, yet not all of them. Only a few from the few that survived.

It was the day which resulted in the deaths of more than 5000 people. From one city. Of less than 80 000 people. That is 6% of the population killed painfully, slowly and coldheartedly.  I choose not to write inhumanely as who else than humans would do this to one and another, yet choose to label everything executed unsympathetically as inhumane?

I was 5, living in Turkey, being called “Persian”, having just left Iraq, waiting to go to Sweden, just witnessing one of the many tragedies experienced by the Kurdish people.

Today I am 30. Living in Sweden.

The Turkish president came to visit this past week. I was out to demonstrate against his visit. I was carrying the Kurdish colours and shouting slogans in Kurdish. I was not calling myself Persian. Police were guarding us. There were more policemen than protesters. I am used to this situation.

The Turkish president on a visit to Sweden. Sweden, which  just a few months ago announced that they recognise the Helebce genocide as genocide. People applauded. Many were happy and thankful.

Should we be? Should we forget that Sweden was one of the countries that had a direct hand in distributing the weapons used by Saddam Hussein in the attack in the first place?

Should we also forget about the use of chemical weapons by Turkey against the Kurdish guerrillas?  And the visit of the president of that country to Sweden?

Should we overlook that the Swedish MP Carl Bildt is protecting the country that is giving us the sequel to Helebce but in another region of Kurdistan?

It has been 25 years since Omer Xaweri’s baby boy died in his father’s arms. 25 years since I was hiding behind my parents trying to find an alley free from Turkish police to be able to walk home. 25 years since the pomegranate trees in Helebce stopped producing the fruit of life but the fruit of death. 25 years since the black dust and destruction silenced children singing in the alleys of Helebce.

25 years yet we are “honoured” with the label of genocide now. As that will bring them back, put the responsible behind bars, stop the use of chemical weapons used against us by others such as Turkey, stop the sale of dreadful weapons to dreadful states.

I am not ungrateful but please remind me again what I should be thankful for?

While bombs produced in the west are sold to the east and mines produced in Sweden harm children on the streets of Kurdistan, while plants growing kill animals feeding on them in Helebce.

Remind me again why I should applaud?

While police are hindering me from expressing my contempt against a state that arrests, imprisons, kills, tortures, rapes, executes and uses chemical weapons as easy as diplomatic politeness.

Remind me again why I should be happy?

Omer Xaweri with the infant he was trying to protect.

Do not forget Helebce is the reoccurring slogan this week.

I will not forget Helebce; by always fighting against use of chemical weapons, by never allowing another Helebce to occur anywhere in Kurdistan, ever again, by promising myself to shout louder next time I protest against Abdulla Gul, by promising to taste a pomegranate from Helebce at least once more before I lay my head next to Omer Xaweri for my last sleep.

2 thoughts on “I Will Not Forget Helebce

  1. KÜRDİSTAN’DA HALK OYLAMASI!

     
    Önümüzdeki dönem, Kürtler’in temel sorunlarını ilgilendiren alanlarda önemli kararlar almanın zamanıdır.
    Kırım, Katalanya ve İskoçya’nın kendi kaderlerini belirlemek için referanduma gitme kararları almaları Kürtlerin yolunu açmaktadır.

    1 Milyon civarında bir nüfusa sahip Kosova’ya referandum hakkı tanındı, ama bunun bir benzerini 40 milyonluk Kürt halkına fazla görüyorlar!

    Kırım halkının 16 Martta kendi geleceğini belirlemek için halk oylamasına başvurması Kürt halkı için demokratik bir örnektir. Kosovo’ya bağımsızlık isteyenler, Kırım halkının isteklerine karşı çıkmamalı ve Kürdistan’da da böylesine bir demokratik halk oylamasının gerçekleştirilmesini savunmalıdırlar.

    Kürdistan halkı, bu şekliyle tamamıyla tabii olan bir yöntemle, kendi yaşam alanında, kendi geleceğini belirlemek için özgür bir halk oylamasının kaçınılmazlığını iradi olarak kavramalıdır. Bu halk oylaması, Kürtlerin ayrı bir millet olmalarından kaynaklanan doğal bir zorunluluktur: her millet kendi geleceğini daima kendisi belirler.

    Irak ve Suriye’deki durum, TC’nin statükocu Kürt politikasının açmazı, Kürt düşmanı ırkçı Kemalistlerle dinci AKP arasındaki yeni flört süreci, Kürtler açısından tamamıyla yeni ve büyük tehlikeler arzetmektedir. AKP, Kürdistan’da katliam yapan bütün çeteleri kendi koruması altına almaktadır. Bu haliyle AKP, çözme değil, öldürme yolunu seçmiştir. Türkiye, Osmanlı ve Arapların 1000 yıldır kullandıkları ”Kürdistan” kelimesinden öcü gibi korkmakta ve bu kelimeyi yasaklamaya devam etmektedir: en son örneği: “Kürdistan” kelimesi, AKP, CHP ve MHP’nin ortaklaşması ile TBMM Genel Kurulu’nda bütçe için oluşturulan kitap ve kataloglardan çıkarıldı.

    İyi polis, kötü polis senaryosu Kürtleri kandırmak içindir. Kürtlerin bu ülkelerin eğemen güçlerinden bekleyebeilecekleri herhangi bir çözüm sözkonusu değildir. Bu durum dolayısıyla, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı için Kürdistan’ın dört parçasında referandum yaparak, özgürce, kendi geleceğini kendisinin belirleme hakkını kullanması zorunluluk halini almıştır.

    Dünyada bugünkü koşullarda bir milleti zorla parçalanmış halde tutmak olanaklı olmadığı gibi; iki ayrı milleti de bir sistem içinde zorla tutamazsınız. Almanya, parçalanmış bir ülke ve millet halindeydi, soğuk savaştan sonra birleşti. Çekoslovakya federal bir devletti, Çek ve Slovakya şeklinde barışçıl şekilde iki devlet şeklinde örgütlendi. Kürt Milleti parçalanmış bir millet, Kürdistan parçalanmış bir ülke. Bu durum sonsuza kadar devam edemez. Kürtlerde millet olarak artık bağımsızlık ve birliklerine kavuşmalıdırlar.

    Kendi kaderini tayin hakkı”nın Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda alınan üç ayrı kararla güvence altına alınmasına rağmen TC Hükümetleri ile oyunlar oynamanın gereksizliği meydandadır. Kaldı ki bu hak ayrıca uluslararası mahkemeler tarafından da kabul edilmiştir. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın (CSCE) 1975 yılında Helsinki, 1993 yılında Paris, Birleşmiş Milletler’in 1993 yılında Atina’da düzenledikleri konferanslarda kendi kaderini tayin hakkının en merkezi insan hakkı olduğu, temel insan hak ve özgürlüklerinin yaşama geçirilmesinin temel koşulunun bu hakkın tanınmasından geçtiğini vurgulamışlardır.

    Belirtilen sözleşme ve alınan kararlara rağmen Kürt halkının en temel haklarının inkar edilmesi, Kürtlerin, bin bir yalan ve dolanla oyalandırılması kaybedilen zaman olarak görülmelidir.

    Kurdistan’ın büyük bir bölümünün bulunduğu Türkiye’de Kürtlerin varlığı neredeyse yüz yıldır inkar ediliyor.
    Kemalizm adına Kürtlerin kaderini tayin etmiş bulunan İsmet İnönü, 12 Aralık 1922 tarihli Meclis oturumda, “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de hükümetidir. Çünkü Kürtlerin gerçek ve meşru temsilcileri Millet Meclisi´ne girmiştir…” demiştir.

    Aynı İnönü, Ankara’nın Kürt milletvekillerine gelince, onların nasıl seçilmiş olduklarını çok iyi biliyordu…O dönemde halkoyu ile seçilmiş tek milletvekili varmıydı? Bütün bu insanların doğrudan doğruya atanmış oldukları ve bunların çoğunun Türkçe bilmedikleri için Meclis’in çalışmalarına katılmadıkları herkesçe bilinmektedir.
    Nasıl oluyorda ”Kürt iradesini temsil eden kardeşler” aynı dili konuşamıyorlardı?
    Aynı yaygaraları şimdi de AKP ve diğer TC temsilcilerinden duymaktayız. İçlerindeki Kürtleri bahane ederek, kendilerinin anlamadıkları bir dili konuşan bu bizar kardeşlik oyunlarına devam ediyorlar.
    Sahte Kürt İsmet paşa öldü, Kürtlerin ulusal, politik ve kültürel hakları hala yok. Örneğin kendi dillerinde okuma hakları yok, Kürt isimler yasal sayılmıyor, Kürt toprakları Türk malı diye dayatılıyor…

     
    KÜRTLER KİMİNLE KARDEŞ OLDUKLARINI KENDİLERİ BELİRLEMEMİŞLERDİR!.

    Bilindiği gibi I. dünya savaşının sonunda Kürdistan toprakları Kürt halkının rızası dışında dört parçaya bölünüp, her bir parçası ayrı bir yabancı egemenliğe teslim edilmişti. Kardeşlik yalanları ile çizilen sınırlar ile Kürdistan ve Kürt Halkı parçalamış, Kürdistan Halkına demokratik bir ülke ve devlette birlikte yaşamaları için gerekli şartlar ortadan kaldırılmıştır.
     
    a- Kürtler, nereden bölündüklerini bile bilimiyorlar, sınırları kendileri çizmemişlerdir. Çoğu Kürt ailesi içki masalarında çizilen sınırlar yüzünden, tel örgülerce bölünmüştür. Ailenin bazı fertleri Irak, bazıları ise Suriye tarafında kalmıştır.
    b- Bölenler, şimdiki sömürge valileri değil, batı devletleri idi. Yani ingiliz ve Fransızlar Kürtlerin kiminle kardeş olmaları gerektiğini Kürtler’den bağımsız olarak belirlemişlerdir!
    Birinci Dünya savaşı’ndan sonra Milletler Cemiyeti’ni kuran ülkelerin Kürtlerin taleplerine karşılık vermedi, aynı tutumun İkinci Dünya savaşı’dan sonra kurulan Birleşmiş Milletler tarafından da sürdürüldü. Bu yıllarda Asya, Latin Amerika ve Afrika’da büyük değişiklikler olup 67 yeni devlet kurulup, cemiyetlerce tanınırken, onlarca halk teker teker bağımsızlıklarını kazanırken, Kürdistan’da bir şey değişmedi ve Kürtler’e statü verilmesine amansızca karşı çıkıldı.
    Bugün Dünyada 208 devlet var. Bunlardan 193’ü Birleşmiş Milletler’in üyesi. BM denilen insafsızlar birliği, Kosova’yı bağımssız devlet yaparken, işlerine gelmeyenleri ise başkalarına bağlıyorlar…Kürtler hala statüsüz…
    Bugünkü TC hükümeti de bunu örnek alarak Kürtlere insanca bir statü vetrmeye yanaşmıyor!
    Yabancı devletlerce çizilen sınırlar içerisinde, tanımakdıkları kardeşilerini bulan Kürtler, sömürge valilerince acımasızca ve cok insafsızca katliamlardan geçirildi. Kürtler tarafından buna karşı görkemli çıkışlar olmasına rağmen başarı sağlanamadı.Kürtlerin biribirlerine gidiş gelişleri engellenemeyince,Zahodan Hataya kadar araya tel örgüler çekilmiş, sığınaklar kazılmış,askeri gözcü kuleleri dikilmiş bu da yetmeyince mayın tarlaları döşenmiştir.
    İran, Irak, Suriye ve Türkiye, Kürtlerin dostu değil, düşmanları olduklarını ispatlamışlardır.
    Şimdi bu şekliyle, Kürt Halkı dört devlet tarafından eziliyor, bugün, oluşan şartlar altında, bunlara kendisini sonsuza dek ezdirmeme sinyalini birleşerek vermelidir…
    Kürt halkı; dört ülkede kardeşlik adı altında, kendisine düşmanlık yapan bu işgalcilerle beraber yaşayamaz. Bunun maddi temelleri ortadan kalkmıştır.
    Birlikte yaşama yüzyıllardan beri deneniyor,yeniden fantaziler kurmak, insanları kandırıp, başka dilden masallar uydurmak abes kaçmaktadır. TC ve diğer 3 devlet yeterli zamanlarını kullandılar, sonuç tam bir fiyasko olduğuna göre daha fazla zaman geçirmemek gerekir. Kürt halkı 4 devlet tarafından kardeşçe değil, düşmanca muamele gördü. 4 devletin ortak zulmüne karşı birleşik Kürdistan olarak mücadele etmek başarılı olmanın ana şartıdır. Kürtlerin birliği zafer için kaçınılmazdır.
     
    ETNİK TEMİZLİĞE KARŞI OTONOMİ VEYA BAĞIMSIZLIK!

    Kürtler, bugün kendilerini işgal altında tutan ülkelerle birlikte mi yaşamak, yoksa ayrı bir devlet kurmak istediklerini belirleyebilmek için Birleşmiş Milletler gözetiminde Kürdistan’ın dört parçasında bir referandum yapılmasını şart koşmalıdırlar. Bu, demokratik anlamda tek yoldur. Kürtler, Kürdistan’ın Kuzeyinde ve diğer parçalarında, diğer milletler gibi kendi kaderlerini kendi elleriyle tayin etme, Kürdistan’da hükümran olma haklarına sahiptir. 

    Türkiye ve diğer müteffikleri böylesine demokratik bir referanduma karşı çıktıkları müddetçe bağımsızlık talebi tekrarlanmalıdır. Hala Irak adını taşıyan kağıt üzerindeki devlette kalan Güney Kürtleri bağımsız bir Kürdistan devleti ilanına geçebilirler, bu kıvılcım diğer 3 parçayı hemen harekete geçirecektir. O zaman AKP’nin sahte açılım, süreç gibi yalanları da çöpe atılacaktır.

     
    Referandum için hazırlık komitesi adına : SAMİ AKTAŞ, BEDRİ ENGİN, VEDAT KONAK, SEVDA SUNER
     

  2. RESMİ KÜRT DÜŞMANLIĞI VE TC’NİN KURULUŞU!

    TC diş işleri bakanlığı, zamanının % 60 ından fazlasını Kürt halkının uluslararası alanda güçlenmesinin engellenmesine ayırıyor!
    Hal böyleyken bugün özellikle Türkiye’deki yöneticilerin ağızlarından bırakmadıkları ‘kardeşlik’ propogandasının tamamıyla bir demagojiden ibaret olduğu meydanda değilmidir?
    Cenevre’de başlayacak Suriye konferansına Kürtlerin katılmasını engelleme amacıyla Batıllı Politikacılara rüşvet verme çalışmalarına başarılı dış politika adını verdiler..

    Kendinden olmayan halklara yönelik yapılan vahşetlerin devamı sözkonusu.. “
    Rojava Kürtlerine İşid ve Nusra gibi barbar örgütlerin yaptıklarının başarıya ulaşamaması karşısında TC’nin bu kez kendi ordusu ile meydana çıkması sözkonusu!
    Üstüne üstlük Rojava’da halkın ezici çoğunluğunun desteğini alan PYD ve Kürt Yüksek Konseyine bağlı YPG’ye “terörist, damgaları vurarak onları yurt dışında izole etmeye çalışıyorlar! AKP yönetiminin direktifi ile başlatıllan bu yeni Kürt düşmanlığı yeni katliam ve toplu soykırımların sinyallerini vermeye başladı. 

    Peki nedir bu kadar derin Kürt düşmanlığı? Bunu kökleri nereye dayanıyor?

    Osmanlı İmparatorluğu’nun son on yıllarındaki Kürt ayaklanmaları ve yeni kurulan Türk devletine karşı yirminci yüzyılın ilk yarısındaki bitmeyen Kürt isyanları Türk hükümetinin Kürtlere karşı korkusunu pekiştirdi.
    Bir diğer deyişle, Türkiye’nin Kürtlerle olan, Türk cumhuriyetine karşı çok sayıda isyanlar da dahil olmak üzere, tarihsel deneyimi, Kürtlerin olağanüstü bir korku kaynağı haline gelmesine katkıda bulundu.
    Koçgiri’de ilk Kürt isyanının bastırılarak 20 000 Kürt’ün amasızca kırılması şimdiki düşmanlık sürecinin sürecin başlangıcına tekabül eder.

    1923’ten beri görece sakin dönemler olsa da, Kürtlerin ve temel haklarının bastırılması Türklerin her zaman gündeminde kalmaya devam etti.
    Koçgiri İsyanı,1921 yılında haksızlığa karşı Koçgiri, Pezgavır, Maksudan, Aslanan, Kurmeşan, Parçikan, İzol ve Giniyan Kürtlerinin isyandır.
    Ankara hükümeti, Kürtler’e vaat ettikleri haklardan vaz geçince ilk bilinçli Kürt aşiretleri isyan ederek, antlaşmalara bağlı kalınmasını
    Daha savaş içinde, Ankara hükümetinin vaatlerinden vaz geçtiğini, kandırıldıklarını gören Kürtler, 1921 de Koçgiri isyanını gerçekleştirdi.
    Koçgiri’de ilk Kürt isyanının bastırılarak 20 000 Kürt’ün amasızca kırılması bunun başlangıcıdır…

    1923 de kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde yasal yaptırımlar ve kademeli, zorunlu asimilasyon yoluyla, Kürt varlığını ortadan kaldırmak amacıyla bir dizi adımlar atıldığı ve örneğin 3 Mart 1924’te bir kararla bütün Kürt okulları, örgütleri ve yayınları yasaklandı.
    Türkiye, tarihinde Kürt harfleri olan Q, X ve W harflerini kanun dışı ilan etti, Kürt nüfusun yoğun olduğu yerlerde Kürt isimlerini yok etmeye ve/veya onları Türk isimleriyle değiştirmeye çalıştı…Asker cenazeleri Kürt düşmanlığı için and içme alanlarına dönüştürülüyor. Asker Cenazeleri, şövenizm ve ırkçılık propogandası için mesken seçiliyor.
    Türk şövenizmi ve milliyetçiliği ırkçılığa, devlet destekli pogromlar kokan eylemlere dönüştürülmektedir. Kürt esnaflarından alış veriş yapmayın uygulamaları, boykotlara kadar vardırılmaktadır. Kürtlere iş, kiralık yer veya işyeri verilmiyor. Güney Afrika Apartehid rejimini aratmayan ırkçı uygulamalar başladı. Kürtleri aşağılama, horlama gibi ayırımcı uygulamalar sokaklarda başladı bile.

    Kardeşlik yalan bir hikayeden ileri gidemedi..TC,barış dediği şeyi kimle, br milletle mi, yoksa bir hayvan sürüsü ile mi yapacağı konusunda bile tutarlı değil! Düşmanlık sürecinin yaşandığı yerde hangi kardeşlikten bahsedilebilinir?
    Komşu olmak zorunda kalmış iki millet var ortada… Bir Türkün, Arap’ın, Fars’ın sahip olduğu bütün haklara Kürtler de sahip olsun ve zaman gerçek anlamda kardeşlik olur.

    Fakat bu AKP liler de eskisi gibi Kürt halkı ile alay etmekten iler gidemediler. Halkın çoğu barış dedikleri şeyin hayali bir düşmanla yapılmış olabileceği algısına sahip oldu…
    Son dönemlerde, barış veya sözde açılım süreci altında, Kürdistan kelimesi bir tabu olarak kalmaya devam etti. Kürt açılmı dedikleri, Kürt halkın ile alay etmekten iler gidemedi! Halkın çoğu barış dedikleri şeyin hayali bir düşmanla yapılmış olabileceği algısına sahip oldu…
    AKP aslında Kürdistan ve Kürt kelimelerini yasakladı, Kürt dilini konuşmayı engelleyemedikleri için aldatmacalık oynadılar..
    Erdoğan kliği,2015 de cumhurbaşkanlığı sarayında, kendisine yakın bir guruba, ‘herşeyin başkanlık sürecinin aşılması ile değişeceğini, bazı şeyleri zorunlu olarak devam ettirdiklerini söylerrken, Kürtler için herhangi bir özerkliğin temin edilmesine karşı olduğunu, bu reformların Türkiye’nin birliğine ve toprak bütünlüğüne bir tehdit teşkil ettiğini savunarak, o an toplumu meşgul eden açılı senaryosunun sahteliğini ortaya çıkarmıştı!!

    Türkiye’nin Kürtlere yaklaşımını, Kürtlerin temel haklarının Türk devleti tarafından baskılanmasının ayrı bir Kürt milli bilincine yol açabileceğini gösteren etnik bir modelle açıkladı.

    TC’nin Kürtlerle hesaplaşmaya başlaması 1921 Koçhiri isyanına dayanır. Kemalistler, Ankara antlaşması sürecinde, Fransızlardan Üniter devlet.. TC’nin resmi ideolojisi olan Kürt düşmanlığı, 1921 Koçgigi isyanı ile başlamıştır. TC ise tam da o zaman şekillenmeye başlamıştır.
    Çünkü, Kemalistler, Ankara antlaşması ile Fransızlar’dan söz alırlar ve kuracakları devlet, Fransız benzeri üniter bir devlet olacaktır.
    yani bu devlette Kürtlere de yer yoktur!! Fransızların isteği ile, yeni kurulacak bu TC devleti Üniter olacaktır. Yani bu devlette Kürtlere de yer yoktur!!

    Üzerine fazla çalışma yapılmamış ancak Türkiye’nin Kürtlere olan olumsuz tavrını önemli ölçüde açıklayan konu ise korku konusu, ülkenin kökleri derinlere giden Kürdofobisi. Türkiye’nin Kürdofobisini, Kürtlerden ve bağımsız Kürt devletinden ve/veya ülkenin büyük Kürt nüfusundan dolayı Türk devletini tehdit edebilecek herhangi bir Kürt kazanımından korkma temelindedir..

    Yani şimdiki TC, adı sanı yokken, bir Kürt isyanı sonrasında birilerin aklına gelmiştir. Kemal, Sivas Erzurum kongrelerinde Osmanlı demiştir…1919 dan beri Osmanlı’nın kurtuluşu adına çalışan Kemal gurubu, Fransızlarla yaptığı son görüşmesinden sonra üniter TC’nin kuruluşu kararı aldılar…
    Fransızlar, M.kemal’le şimdiki Suriye sınırı üzerinde anlaştılar ve Ankara antlaşması ile yeni bir TC devletinin kurulmasına karar verdiler.
    Laik Üniter Fransız devleti kopyası TC devletinin Anadolu topraklarında kurulmasını Fransızlar önermiş ve Ankara antlaşması imzalanmıştır. Kemalistler,Fransız mandası altına girince, İstanbul ingiliz hükümetine karşı kendi devleti, yani FR-TC yi kurmaya işte o an karar verdiler. FR-TC devletinin biçiminin Fransız kopyası üniter olması kararı, Kürtlerin daha savaş içinde tasfiye edilmesi kararına yol açmıştır! 
    TC’nin üniter olmasına Fransızlar karar verdi.Kemalistler’in ilk işi, Koçgiri’de haklarının çiğnenmesine isyan eden Kürtlerin kırımı oldu!

    Yani Kürtlerin kullanıldıktan sonra tasfiye edilmelerine daha savaş esnasında,1921 de  başlanmıştır, yoksa 1925 Ş Sait isyanı ile değil!! Ermeniler 1915, Kürtler ise bunun devamı olarak 1921 de yok edilmeye başlanmıştır. Kürt nufusu fazla olduğu için,öldüre öldüre bitirememişlerdir.
    Kuruluşundan beri Türkiye, her türlü Kürt kazanımının -Türkiye toprağı sınırları içerisinde olması şart değil – en büyük nüfusa sahip azınlığı olan Kürtleri bağımsızlık aramak için güçlendireceğinden ya da ilham vereceğinden devamlı olarak korktu. Bu nedenle, siyasi veya askeri oluşum şeklinde ya da halkın temel haklarına bile ilişkin –ki Ankara bunun Kürt devletine yol açabileceğine inanmakta- herhangi bir Kürt güçlenmesi, Türk devletinin birliğine ve bütünlüğüne tehdit olarak düşünüldü.

    Türkiye’nin Kürt düşmanlığı uzun zamandır dış politikasında hem komşularının sınırları içerisindeki, hem de Kürtlerin başarılarının görünür olduğu Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Kürt faaliyetlerini, kazanımlarını ve haklarını kısıtlamak amacını güttü.
    Benzer şekilde, Ankara Kuzey Irak’ta özerk Kürt bölgesi kurulmasına da hararetli bir biçimde karşı çıkmıştı. Türkiye uzun zamandır komşu Irak’ta herhangi bir kurumsal gelişmenin Kürtleri cesaretlendireceğinden ve bağımsız bir Kürt devletine teşvik edeceğinden, böylece Türkiye’nin bütünlüğünü ve topraklarının bölünmezliğini tehdit edeceğinden korktu. 1960’lardan başlayarak Ankara, Kuzey Irak’taki Kürt kazanımlarını önlemek için Bağdat’la yoğun bir şekilde iş birliği yapmıştı.
    Ancak bu politika artık günümüz şartlarında yğrğyemiyor. ırak devlet olarak dağıldığından,TC, orada faaliyet gösteren terörö örgütlerini Kürtleere karşı kışkırtma yolunu tuttu…

    SINIRLARDIŞI KÜRT DÜŞMANLIĞI!

    ROJAVA’YA yönelik Türk politikası, tümüyle Kürt düşmanlığıdır. TC diş işleri bakanlığı, zamanının %60 ından fazlasını Kürt halkının uluslararası alanda güçlenmesinin engellenmesine ayırıyor!

    Kısacası Türkiye, sınırlarının dışı da dahil olmak üzere her yerde Kürt kazanımına aralıksız bir şekilde direndi. Kürtlere siyasal haklar tanınması, Ankara’nın hala sahip olduğu Kürt bağımsızlığına yol açabilir korkusuyla, Türk devlet sistemine ve toprak bütünlüğüne büyük bir tehdit olarak algılanmaya devam diliyor ve AKP şefi Erdoğan, öncüllerinden daha fazla ‘tek millet,tek din, tek barak ve tek dşl’ sloganına sarılıyor!
    Cenevre’de başlayacak Suriye konferansına Kürtlerin katılmasını engellemek için Batıllı Politikacıları satın almaya, rüşvet vererek, onları Kürt karşıtı platforma çekmeye çalışan TC Dış işlerinin bundan başka faaliyeti de zaten yoktur!

    AKP, TC Anayasası’nın 3. maddesindeki “Tek millet, tek bayrak ve tek dil” ilkesinin kaldırılmayacağını ve değiştirilemez olduğunu dayatıyor. Türkiye Anayasası’nın 3. maddesinde bulunan “Tek millet, tek bayrak ve tek dil” ilkesi üzerine kuruldu.
     Bu maddeler kaldırılamaz ve değiştirilemez.
    Bu anlamda fazla bir ümide kapılmamak gerekir. Kürtleri sadece kandırıp kullanmakla meşguller. AKP, TC nin en kötü iktidarıdır.
     
    Türk milletini ele geçiren bu korkunun tarihi, Osmanlı himayesindeki birçok Balkan, Arap, Ermeni halklarının ve Kürtler de dahil diğer etnik grupların –uzun ömürlü Osmanlı İmparatorluğu’nun son çöküşüne sebep olan bir gerçek olan- milliyetçilik akımından etkilendiği ve kendi ulus-devletlerini istedikleri geç on dokuzuncu ve erken yirminci yüzyıla uzanıyor.
     1923 yılında Türk ulus-devletinin Osmanlı İmparatorluğu’nun kalıntılarından kurulmasından sonra, Kürtler yeni kurulan ülkede başlıca azınlık olarak kaldılar. AKP iktidarı, öncülleri gibi, etno-dinsel çeşitliliği ulus inşa etme projesine bir tehdit olarak görmeye devam ediyor..
    ve farklılıkların neden ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için elindeki her türlü aracı kullanıyor.
     Türkiye’nin resmi devlet ideolojisi ayrı bir Kürt ulusu oluşturabilecek izlenimi veren ülkedeki Kürt halkının varlığını ortadan kaldırarak inkar etme amacından vaz geçmiş değil!!

    Ermeniler 1915, Kürtler ise bunun devamı olarak 1921 de yok edilmeye başlanmıştır.Kürt nufusu fazla olduğu için,öldüre öldüre bitirememişler…1923 yılında TC üniter devletinin kurulmasından sonra, Kürtler,ülkede, adsız haksız bir şekilde zamanla yok edilme sürecine sokuldu. TC, bundan sonra Kürtleri, ulus inşa etme projesine bir tehdit olarak gördü ve onları ortadan kaldırmaya karar verdi!
    Suriye’deki Kürtlere yönelik IŞİD saldırılarında gördüğümüz bu politika her zamankinden daha katı şekilde yürürlüktedir.
    TC, kendi varlığını, Kürtlerin yokluğu üzerinde tesis etmektedir.
    IŞİD başta TC olmak üzere düşman güçler tarafından Kürtlerin üzerine sürüldü.

    IŞİD Türkiye adına bir vekalet savaşı yürüttü. IŞİD’in Kobanê üzerinde bu kadar ısrarlı olmasına neden olan Türkiye’ydi. Türkiye IŞİD’e yaptığı yardımların bedeli olarak Kobanê’nin düşürülmesi ve Rojava Devrimi’nin boğulmasını IŞİD’e bir görev olarak verdi..Fakat Cihadistler o kadar modern ağır silah ve Türkiye’den giden 12 000 kişilik kontralara rağmen başarılı olamadılar.
    Böylece Rojava’da yenilen Türkiye oldu. Bu durumda yeniden planlar yaparak kendi resmi ordularını Rojava’ya sokmak istiyorlar!

    Melisa Muradian

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s